08 September 2020

Yüksek Teknoloji Dergisi - Dark

 

Sevgili Arda Meriç çok teşekkürler

Dark – Kara

Üniversite yıllarımda elektronik mühendisliği öğrenimimi sürdürürken hami (tutor) hocam Prof. Cooper ısrarla beni Fizik temel bilimini anlamaya yönlendirmişti. Önceleri yüzümü gözümü buruşturmuş olsam da fizik meraklısı olduğumu kesinlikle hatırlıyorum. Üzerimde mühendisliğin ağırlığını hissederek kıvrandığımı, ikilemde kaldığımı da belirtmek isterim. Süregelen bir hayranlıkla adlarını sayabildiğim yüzlerce ilim insanı arasında Max Planck, Erwin Schrödinger, Werner Heisenberg, Albert Einstein, Steven Hawking ve üniversitemizde bulunmuş Alan Turing, Ernest Rutherford, Niels Bohr… Bir yanım klasik fizik, kuantum mekanik ile baskın diğer yanım ise mühendislik öğrenimini tamamlayıp ülkeme dönmek üzere beni zorlamaktaydı.


Sanırım öğrenmeye çalıştığım kuantum teorisi çakışıklık (süper position) ölçülene kadar aynı anda çoklu durumda bulunabilme, içimde yaşıyordu. Benim durumumda ölçüm yapılması ile birlikte dalga denklemi (wave function) mühendislik olarak benim gerçeğim (reality) ile buluşuyordu (collapse).

Mühendislik ile kenetlenmiş, teknolojinin kopmayan takipçisi olarak yola çıkışımın ardından üzerime düşeni eksiksiz yerine getirmenin mücadelesi ile iş yaşamımı sürdürdüm. Zaman içinde dönüşen çağ ile birlikte karşınıza çıkan fırsatlar sizi yollarınızın çatallaştığı kavşaklarda farklı yönlere doğru yöneltebiliyor. İpek yolu üzerindeki kervansaraylarda duraksadığınız ve daha gün ağarmadan yükünüzü taşımak üzere hareket edeceğiniz an, sizi uyaran yönetsel konuların sorumluluğunun farkındalığı… Yönetim bilimine ilgi, örgütsel yapıların mükemmelliği ile mimarisinin sanatsal yaklaşımı yeni ilgi alanım oluvermişti.

Oysaki içimdeki FİZİK aşkı hiç dinmedi, evrenin devasa boyutundan, elektronun madde ile enerji arasına sıkışmasının gizemine kadar geniş yelpazedeki okyanusta derinlere inmeden su altı dalış yapma alışkanlığımı geliştiriyordum diyebilirim. Bilim insanlarına yetişmek, hatta kavramaya cüret etmek ile başa çıkabileceğimi düşünmüyorum. Yeniliğe anlam verebilmek, basite indirgemek, anlatabilmek ve anlaşılmasına öncülük edebilmek, üstesinden gelmek istediğim, ısrarla şekillendirdiğim yaşam anlayışım haline dönüştü.

DARK dizisini tuhaf bulabilirsiniz. Dört aile arasında yaşanan karmaşık ilişkiler, üstelik zaman içinde geçmiş ve geleceğe akıl erdirilemez seyahat ile daha da çapraşık hale gelen sorunlar… Konunun dayandırıldığı doyumsuz, büyüleyici somut fizik ekseni ile nasıl ilişkilendirildiğini olabildiğince aydınlatmaya çalışmak sanırım seyir lezzetini kabartacaktır. Dark ile Fizik arasında bağlantı kurmaya çalışırken dizinin bir bilim kurgu olduğunu aklımızdan çıkarmadan somut matematiksel açıklamalar ile bağdaşmadığını unutmayalım.

Astrofizik bilim insanları evrenimizde gözlemlenebilen toplam maddenin %85 oranında kara maddeden oluştuğunu açıklamaktadırlar. Araştırmaların yoğun olarak icra edildiği günümüzdeki kara maddenin yapısı ve içeriği gizemini koruması ve incelemelerin iğne ile kuyu kazmak misali uzun yıllar süreceği öngörülmektedir. Nasıl oluyor da göremediğimiz, bilmediğimiz kara maddenin varlığından haberdar olabiliyoruz, farkına varabiliyoruz? Madem ki Dark’tan söz ediyoruz, öyleyse yüzyıllar öncesine sıçrayalım mı?

Isaac Newton başına düşen elma ile tanımladığı yer çekiminin varlığını matematiksel formüller ile kanıtlamıştır. Newton yasaları ve bulgularını 1687 yılında Principia Mathematica yayınında açıklamıştır. Ancak her türlü bilimsel gerçeğe dayanan bildiri iki kütle üzerinde karşılıklı etkili olan kuvvetin tanımını aydınlatamamıştır. Einstein özel görecelik kuramını uzun süre emek vererek geliştirmiş ve 1915 yılında ilk kez Göttingen Üniversitesi’nde yer çekimini de (gravity) kapsayan genel görecelik teorisini beyan etmiştir. Evrenin zaman/mekân dokusunda kütlesel varlıkların (Yıldız, Güneş…) ağırları ile orantılı bir eğim oluşturmalarının yer çekimini yarattığı anlaşılmıştır. (havada gerili duran bir çarşaf üzerine konulan bir basketbol topunun yarattığı etki gibi). Eğimin kütlelerin birbirlerine yaklaşmasının, ötesinde ışığı ve zamanı da büktüğünü ve eğdiğini de teorik olarak ispatlayabilmiştir. Işığın bükülmesinin gözlemsel, deneysel doğrulanması, 29 Mayıs 1919 yılında tam güneş tutulmasını izleyen Arthur Eddington tarafından gerçekleştirilmiştir. Kara madde varlığı nedeniyle evrenden dünyamıza ulaşan ışık huzmeleri bükülmekte ve eğilmektedir. Kara madde ile ilgili daha birçok kanıt bulunmakla birlikte öncelikli olarak çekim kuvveti (gravitational lensing) üzerinde durmak daha doğru olacaktır.

Dark dizisi, Winden kasabasında kurulu nükleer santralin enerji üretimi sonrasında elde edilen atığın kara madde olduğu üzerine kurgulanmış. Kara maddenin yanlışlıkla tetiklenmesi neticesinde sürekli tekrar eden bir yaşam çevrimi içinde ve felaket ile sonuçlanmaktadır. Kara madde ile çalışabilen zaman makinasının keşfi ile birlikte gizemin ne denli arttığını izleyebilirsiniz.

Dizinin mükemmelliğini yansıtan diğer bir bilimsel gerçek Max Planck’ın 1900 yılında gerçekleştirdiği araştırma bulgularına dayandırılmaya çalışılmıştır. Isıtılan bir maddenin yaydığı elektromanyetik dalganın frekansının tatbik edilen ısı ile doğru orantılı arttığı bilinen bir gerçektir. Planck kendisinin dahi şaşırarak gözlenemediği deneyinde, maddeye ısının uygulanması ile birlikte elektromanyetik dalganın yaydığı foton ışınımının yüksek frekanslara erişmesi, belirli bir eşikten sonra görülür ışık olması ve ultraviyole bandından sonra ise ışınımın kesintiye uğraması… Fizik dünyasında ultraviyole felaketi olarak geçen buluş sonucunda Planck foton titreşiminin süreklilik oluşturmadığını ve paketler halinde kesintili olarak yayıldıklarını kanıtlamıştır. Yayılan paketlere kuanta adını vermiştir, Planck sabiti fotonların atomdan ayrıldığı enerji frekansı ve seviyesi olarak tanımlayabilmiştir (1.626x10-35 joule saniye). Yadırganması oldukça kolay, içimize sindirilmesi neredeyse imkansız bir doğa ilişkisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Işık kuantalar yani paketler şeklinde gönderildiği, alındığı gerçeğinden yola çıkarsak, yaşamın ta kendisinin de sürekli akmadığı çerçeveler halinde kesintili ilerlediğini de kabul ediyoruz.

Tekrar diziye dönersek saatçi ustası yaşadığı talihsiz kazayı düzeltebilmek için zaman makinası icat etmek üzere kolları sıvamaktadır. Özünde kuantum fiziği olan ancak kesinlikle hiçbir şekilde kanıtlanmamış düşünce seviyesine bile erişememiş çerçevelerden iki farklı evreni yanlışlıkla türetir. İlki ile birlikte üç evren eş zamanlı süregelen yolculukları ve yaşanan felaket ile aynı şekilde kesintiye uğramaya devam eder. Her çevrim süresince, buluşlar ve icatlar neticesinde üç evren arasında mekân geçişini keşfederler.

Winden mağaraları zaman, mekân ve evren geçişlerini kolaylaştırmak üzere tamamlanır. Ancak harabeye dönüşün önüne geçebilmek için geçmiş ve gelecek yolculuğu yapan oyuncular kendi gençlik ve yaşlılık halleri ile buluşarak bilgi aktarmaya çalışırlar. Sonsuz, defalarca tekrarlanan çevrim felaketi ve yeniden başlangıç serüveninde küçük bir farklılığın olduğu öğrenilir (loop hole).

Kuantum fiziği, kara madde, bilimsel araştırma, çapraşıklık aile ilişkileri ile gizemli bir algılama yaratılarak seyredilmeye değer bir eser karşımıza çıkıyor. Bilimsel gerçekler ile örtüşmemesine rağmen büyülü yaklaşımı ile araştırma safhasında olan ve merakımızı zorlayan konulara dokunarak düşüncemizin ışık gibi bükülmesini sağlıyor. Neden olmasın dedirtircesine izlenecek muhteşem bir bilim kurgu, öykü, hikaye…

Fizik yaşamın kendisidir